Gazetemiz yazarı Haydar Melek’in bu haftaki köşe yazısı…
“Toplumsal çöküş, çoğu zaman gürültüyle gelmez. Ne sirenler çalar ne de binalar bir anda yıkılır. Asıl çöküş, ekranların ışığında, sessiz kalabalıkların içinde ve alışkanlıkların normalleşmesiyle gerçekleşir. Bugün içinde yaşadığımız tablo, tam da böyle bir çöküşün anatomisini gözler önüne seriyor.
Televizyon bağımlılığı, bu sürecin en masum görünen ama en etkili araçlarından biri.
Saatlerce akan diziler, tartışma programları ve magazin içerikleri, düşünmeyi değil oyalanmayı öğretiyor. İnsanlar artık haberleri sorgulamak yerine izliyor, anlamak yerine tüketiyor. Ekran karşısında geçirilen zaman arttıkça, gerçek hayata gösterilen ilgi azalıyor. Televizyon, bir eğlence aracı olmaktan çıkıp toplumsal uyuşturucuya dönüşüyor.
Bu uyuşukluğun en ağır bedelini ise gençler ödüyor. Gençlerde madde bağımlılığı, sadece bireysel bir sorun değil; açıkça bir toplumsal alarmdır. Umutsuzluk, gelecek kaygısı ve değersizlik hissi, gençleri bağımlılıklara itiyor.
Bir nesil, hayallerini inşa etmek yerine kaçış yolları arıyor. Bu tabloyu sadece ailelere ya da gençlere yüklemek, büyük resmi görmemek olur. Çünkü bu, sistematik bir ihmalin sonucudur.
Ve belki de en ürkütücü olanı: tepkisiz halk. Haksızlıklar yaşanıyor, eşitsizlik derinleşiyor, doğa talan ediliyor; fakat kalabalıklar sessiz. Sosyal medyada birkaç paylaşım, birkaç öfkeli cümleyle vicdan rahatlatılıyor. Gerçek itiraz, yerini konforlu suskunluğa bırakıyor.
Tepkisizlik, adaletsizliğin en büyük müttefikidir.
Adaletsizlik ise artık bir istisna değil, öngörülen bir sonuç hâline gelmiş durumda. Hukuka olan güven zedelendikçe, insanlar “hak” kavramını değil “şans” kavramını konuşur oluyor. Kim, ne zaman, nasıl korunacak belli değil. Bu belirsizlik, toplumsal dokuyu içten içe çürütüyor.
Tüm bunların üzerine eklenen çevresel faktörler, çöküşü hızlandıran bir diğer unsur. Betonlaşma, yeşil alanların yok edilmesi, kirlenen hava ve su… Doğaya yabancılaşan bir toplum, kendine de yabancılaşır. Çevre sadece bir manzara değil; insanın ruh hâlidir. Doğa tahrip oldukça, toplum da dengesini kaybeder.
Bugün yaşadığımız şey ani bir felaket değil, uzun süredir görmezden gelinen bir süreçtir.
Toplumsal çöküş, alıştığımız her yanlışta biraz daha derinleşiyor. Belki de artık sormamız gereken soru şudur: Bu sessizliğin bir parçası mı olacağız, yoksa gerçekten uyanacak mıyız?


ANKARA DA NELER OLUYOR?
“HAYATTA KALMA MÜCADELESİ”
AHMET KARAOĞLANOĞLU’NDAN YENİ YIL MESAJI
HEMŞİRE HANIM