Gazetemiz yazarı Muharrem Dürümlü’nün bu hafta ki köşe yazısı…
Din, güzel ahlakın oluşmasını sağlayan ilkelerden oluşur. Kişiyi bilinçli kılan tam da bu ilkelerdir. Bu bilincin merkezinde ise, “ mehafetullah/ haşyetullah “ vardır. Tercümelerde “ Allahtan korkmak” olarak yerini alan bu kavramları bilinen basit bir korku üzerinden anlamak, eksik ve hatta yanlış olur.
Bu öyle bir korkudur ki insana en büyük özgürlüğü sunar. Ondan başka Rab tanımamak, Ondan başka kimseden korkmamak; ama O’na has ve ondan hareketle bir hayat sürdürebilmek… Bu yaklaşım, doğaya, canlı, cansız tüm varlığa küçücük bir zarar vermekten daha sakınmayı, yaratılışa ve yaratılana gerekli ihtimamı gösterebilmeyi ve kul hakkı” na riayet etmeyi zorunlu kılar.
Korkmak mı, sevmek mi tartışmaları yapılır. Her iki kavramın da birbirini tamamladığını veya birinin diğerini zorunlu kıldığını söylemek yanlış olmaz.
Çünkü aşkın bir varlıktan bahsediyoruz ve her iki kavramı da Allah’a bağlılık çerçevesinde ele alıyoruz. Her şeyden önce , insan acz varlığıdır. Bunu, en çok da bağlandığı Yüce varlık karşısında hisseder. Bu duygu, hasreti, hayranlığı, teslimiyeti, sevgiyi ve elbette korkuyu beraberinde getirir. Bunlar yoksa ne kadar sağlıklı bir Rab- kul ilişkisi vardır. Tartışılır. Allah ile kul arasında hiç bitmeyen bir diyalog söz konusudur. Daha doğrusu, bu diyalog olmalıdır ki esas zemin oluşsun… Aksi takdirde, yüzeysel, kuru bir sözden bahsedilir.
Korku kavramını, farklı bağlamlarda ele almak mümkündür. Yükseklik korkusu, yılan korkusu, akrep korkusu, düşmandan zarar görme korkusu vs. Bize savunma ve korunma ihtiyacını getirir. Bir de. Ölümden korkmak, gelecekten korkmak, karanlıktan korkmak, başarısızlıktan korkmak gibi anlamsız korkular vardır.
Dünyevi diyebileceğimiz, insana huzursuzluk veren, acı çektiren, sürekli tedirginlik oluşturan, patolojik ya da insanı kendine yabancılaştıran her türlü korku, Allah korkusuyla bertaraf olur. Bu korku insanın bünyesine, ahengi, dengeyi ve bütünlüğü sağlayacak koordinatları yerleştirir.
Her türlü nimeti borçlu olduğu Rabbine karşı büyük bir sorumluluk taşımak ve bu bilinç içinde teslim olmaktır iman. Allah korkusu ise, bu imanı, bu sorumluluğu gereği gibi taşıyamama endişesi ve titizliğidir. Ayette.
İman ile korku bağlantılı ise, bu korku, soyut bir korku, bir bağlanış şekli midir? Nasıl açığa çıkacaktır ve neyle kendini gösterecektir? Allahtan korkuyoruz derken neyi kastediyoruz ? Kendine yaraşır bir biçimde nasıl korkacağız?
Tam bu sorular ışığında iki hususun altını çizelim. İlki, Kuranın, zihinlere yönelik uygulamak istediği temizlik dikkate şayandır. Yaklaştırıcılar, kurtarıcılar, aracılar, yardımcılar olarak görülebilenler üzerinden ortaya koyduğu yaklaşımda, kalın kırmızı çizgileri vardır ve kestirip atar.
Kuranın Allahı, kendisine muhatap olarak seçtiği insan ile kendi arasında, kimseyi ve hiçbir şeyi aracı kabul etmez. Bu elçisi dahi olsa: Beni yarattığım kişiyle baş başa bırak. ( Müddessir/ 11)
Allahtan korkmak, Ondan başka hiç kimseden korkmamaktır düşüncesinin bir başka manası şudur: O ne der, bu ne der, başkanım ne der, bakanım ne der, genel başkanım ne der; değil, bütün bunların evvelinde sorulması gereken ilk merci Allah ne der olmalıdır.
Bu ne yazık ki bu soruya sıra gelmemektedir. Gelecek korkusu, makam korkusu, beklentiler, para, pul hepsinin önüne geçivermekte, dolaysıyla ilke kaybolmaktadır.
Bu gün yeryüzü insanlığı, kanla, hırsla , doymazlıkla, savaşla debeleniyorsa gözden geçirilmesi gereken baş olgudur. Allah korkusu Allah Türk milletine bir daha istiklal marşı yazdırmasın diyen milli şairimiz Mehmet Akif veciz bir şekilde anlatır bu korkuyu… Kalın Sağlıcakla!


FINDIK İÇİN BAŞKA ŞEYLER YAPMAK ZORUNDAYIZ!!
SİZCE İL OLMAYI KİM HAK EDİYOR?