Gazetemiz yazarı Haluk Ekiz’in yazısı
Okuyacaklarınız biraz uzun ama gerçek bir yaşamın öyküsüdür.
PALA, bizim babamızdır. Ordu ili Fatsa ilçesi Bolaman bucağı, Bolaman Nüfus idaresinden verilen, şimdilerde Kimlik Belgesi denilen, o dönemdeki ismi Nüfus hüviyet Cüzdanı kaydına göre Kavraz köyü 1932 doğumludur.
Günümüzde mahalleye çevrilen Bolamanın o yıllardaki ağırlığını varın bir düşünün.
Köyün muhtarı Haydar efendi, yeni doğanları bir kaç yılda bir yazdırma modasına uyarak yaptırdığı kayıtları dikkate alırsak, babamızın eskilerin deyişiyle belki bir kaç yıl KETİMİ (!) vardır. ( Ketim; arapça kökenli bir eski deyimdir.Gizlemek, saklamak anlamında kullanılmış)
Eskiler, birilerinin yaşı sözkonusu olduğunda;
– Onun şu kadar yaş ketimi var derlerdi.
Yani ,Nüfusa küçük yazdırılmış anlamında.
Babamızın lakabı, civar köylerde herkeste olmayan BIYIKLARINDAN dolayı gelmektedir.
Gençliğinde kimin etkisinde kaldıysa , KÜLOT PANTOLON, BEYAZ GÖMLEK, SİVRİ BURUN YUMURTA TOPUK AYAKKABI, KÖŞELİ KASKET, BELİNDE KUŞAK gezmeyi çok severmiş.
Şimdilerde insanlar, mallarıyla, araba, işyeri, ev, telefon, tatil, yemek vs. gibi etkinlikleriyle ön plana çıkmaya, farkedilmeye, konuşulmaya gayret etseler de eskiden giyim, şapka ve bıyıklar ön plandaymış.
— Külot pantolon; Üst kısmı bol, dizden aşağıya doğru daralan ve çorap hizasına yaklaştıkça düğmelerin olduğu bir tarzdır.
— Sivri burun yumurta topuk ayakkabı ise, hakiki deriden bağcıksız ve tahtadan yapılan topuğunun arka kısmı oval ve altında demirden nalça çakılı olup, yürürken çıkardığı ses ile prestij sağlanırdı. Arkanızdan böyle birinin geldiği anda sanki atların çıkardığı nal sesi gibiydi. ( Sakın yadırgamayın, eğer illa da “o nasıl zevkmiş” demeye kalkarsanız , günümüzde EGZOS sistemi boşaltılıp büyük gürültü çıkaran araç sürücülerini aklınıza getirin deriz. )
— Keten ve beyaz rengin moda olduğu ve bele kuşak sarılarak gezildiği yıllarda prestijin zirvesi ise herkesin uzatmadığı büyük bıyıklardır.
Çocukken çok karşılaştığımız, erkeğin sakal ve uzun bıyık bırakmasının başlangıç noktası EŞİNDEN İZİN almasıydı .
Kadınlar açısından bu kural nasıl kazanıldıysa, sakal uzatanlara bu soru çok sorulurdu ; “Eşinden izin aldın mı?”
Dini değerlerin daha fazla yaşandığı geçmişte, hocalar da erkek cemaate; Eğer hanımınızın rızası yoksa bırakamazsınız! fetvası çok etkiliydi.
Babamız, annemizden bu izni koparmış ki, çok uzun bıyıklarla tanınıyordu.
Bize;
— Kimin oğlusun? diye sorulduğunda; Sebahattinin! cevabımıza, tatmin olmayıp sağımızdan solumuzdan daha detaylı tanıtım soruları sorulur en sonunda yol babamıza çıkar ve,
— PALANIN OĞLUYUM DESENE OĞLUM !!
denile denile artık baktık ki babamızı hep öyle tanıyorlar.
Biz de, o modaya uyduk. Ve hala da kendimizi civar köylerde tanıtmak gereği olduğunda “Fatsada Sigortacıyız! ‘söylemini umursamayan, tatmin olmayan büyüklere,” Kavrazdan Palanın oğluyuz! “deyince hala da bir tebessüm kaplıyor ortamı.
Babamızı çok iyi tanıyanlar rahmet diliyorlar.
Bu da güzel bir duygu ve tatmak da güzel.
İnşallah biz de peşimizden böyle tebessümlü ve dualı ortamlar bırakmış olarak gideriz bu dünyadan.
Babamız,
Çok küçük yaşlarda hayata atılır. Annesinin o kadar çabalarına rağmen doğru dürüst okuyamaz.
İlkokul 3.sınıftan kaçar ve daha da gitmez.
O yıllarda köy hayatı ve hayvancılık revaçta olduğundan KOYUN ÇOBANLIĞI ona çok cazip gelir.
Sorumluluk yok, mekan ve zaman yok. Sürü nerede sen orada.
Maaş diye bir kavram da yok. Karnın doysun, yatacak yer ve giysini garanti ettiysen KRALSIN.
Babamız, başkalarına bu şekilde çok çalışmış. Bu durum onun yıllar boyunca paraya çok değer vermeden yaşamasına MİLAT olmuş.
Kimseye minnet eylememiş. Ama alçakgönüllüğü ve mütevaziliği de öğrenmiş.
Kafası kızdığında, biri onu üzdüğünde koyunları sürmüş uzaklaşmış.
Bu hareketli yaşamın içine çok şeyler sığdırmış.
Kaval çalmayı öğrenmiş. Son zamanlarına kadar hala gücü yettiğince kaval çalar, şarkılar mırıldanırdı.
Uzun havayı, dertli şarkıları çok söylerdi.
Biz onun bu kadar duygusal takılmalarına çocuk olduğumuzdan bir anlam veremezdik.
Neşeli bir oyun havası, hareketli bir türkü söylemezdi.
Ama işin özünü yıllar sonra anlamıştık.
Bir gün hayatını değiştiren, ileride kendisini, ÜNÜ DUYULMAMIŞ bir OZAN yapacak olan bir fırtınaya yakalanmış.
Vaktiyle, koyunları otlatırken aklını başından alacak bir sevdayla tanışmış.
Bahçe içinde bir evin küçük penceresinden, koyunları ve çobanı seyreden güzel bir kız HAVACANI görmüş.
Havacan, babamın ayaklarını yerden kesmiş, koyunları unutturmuş.
Babam pencereye bakakalmış.
Havacan da, babamın bu ilgisini farketmiş ki, hergün pencereden babama bakarak onunla gözgöze gelirmiş.
Koyunları kavalıyla mest etmesini iyi beceren babam, Havacanı da bu yanık kaval sesiyle hergün pencereye bağlıyor ve erik ağacından yaptırdığı kavalını üflerken doya doya seyrediyormuş.
Bu büyük aşkın yankısı, babamın hergün aynı yerde duyulan KAVAL SESİNİN dikkat çekmesiyle ve koyunların durumuyla meydana çıkmış.
Sürünün sahibi ; yemyeşil bahçelerin içinde otlayan koyunlarının yaz günü zayıflamasına bir anlam verememiş.
Nedenini sorsa da, önceleri babam da farkedememiş. Ama kısa zaman sonra mesele anlaşılmış.
HAVACAN’ı her gün görmek için sürüyü aynı yere götüren babam, penceredeki kızın aşkından, koyunları hep unutmuş.
Hayvanlar aynı yerde otsuz ortamda aç susuz kaldıklarından zayıflamışlar.
Sürü sahibi babamı kovmuş.
O da başkasının çobanı olmuş.
Köylü bu sadece bakışmadan ileriye gidemeyen aşkı (!) duymuş.
Havacanın babası kükremiş.
Nedenini tahmin ettiniz mi?
— BENİM ÇOBANA VERİLECEK KIZIM YOOK !
Sebahattin üzülmüş, Havacan üzülmüş.
O yıllar, eşyanın, arabanın, şatafatın , sevginin önüne geçemediği yıllar, ama gel gör ki çobana kız yok.
Babam yeni patronuyla ÇAMBAŞI, KARAGÖL YAYLALARINA gitse de aklı köyde Havacanında kalırmış.
Ara sıra oralardan iki üç günlük yaya yürüyüşü ile kaçar gelir, sevdiğini görür geri dönermiş.
Gittiğinde de fırçayı yermiş.
Köyün kadınları, Havacanı, kah kızdırmak kah dalga geçmek için ona;
HAVACAAAN !!
SEBAHATTİNE Mİ VARACAAN?
diye mani çağrışımlı sözler sarfederlermiş.
Yıllar geçmiş, babamın askerliği çıkmış. İzmit Gölcük Ayancık Gemi Komutanlığı
Bahriye eri Sebahattin Ekiz.
Allahın işine bakarmısınız?
Köyde bir takım zorunluluklar sonucu Havacanın ailesi ADAPAZARINA göç etmiş.
Bu göç de babamın hayatına çok kötü mal olmuş.
Bunu öğrendikten sonra sevdası daha da fena depreşmiş. Gözü hiç bir şeyi görmez olmuş.
Adapazarı ile Gölcük birbirine çok yakın.
Askerden kaç gel Adapazarına, Havacanı görmeye,
ON günlük izin kullan ama 30 gün sonra birliğine teslim ol.
Seni asker kaçağı saysınlar.
Babam bizzat bize ;
— Gidip geziyordum geç geliyordum, ceza alıyordum, hiç bir şey zoruma gitmiyordu da yaptığım askerlik hizmet süremi yakıp sıfırdan başlatıyorlardı o çok üzüyordu beni,, diye anlatırdı.
Abartmıyorum
Sıkı durun BABAM TAM ALTI YIL BU YÜZDEN ASKERLİK YAPMIŞ.
Altı Yıl..
Dile kolay.
Köyde alay konusu olmuş.
Düşünsenize!
Babam, benim ve oğlumun yerine bile askerlik yapmış.
Şok üstüne şok.
Havacan baktı olmuyor. Aile zaten babama vermiyor.
Başkasıyla evlendirilmiş. Eşiyle birlikte dünyanın bir ucu AVUSTURALYAYA gidiyorlar.
Babam bir daha Havacanını göremiyor.
Bağrına taş az gelmiş, dağları basarak nihayet umudu kalmadığından teskere alıp FATSAYA dönüyor.
Bıyık bırakıyor, uzatıyor, uzatıyor.
— Kes bunları ne kadar uzun! diyenlere inat uzatıyor ve artık SEBAHATTİNİN yerini PALA alıyor.
Fatsada bir Fındık mağazasında işe giriyor. Bir gün yukarıdan fındık eleklerinin içine kızlardan biri çemberini düşürüyor.
Aşağıdan kasnaklara dolanmadan babam yakalıyor.
Birazdan çemberin sahibi kız geliyor ve babama, HAVACANI unutturma umuduyla yeni bir aşk başlıyor.
Bu kız bizim ANNEMİZ FİKRİYE oluyor.
Evleniyorlar.
Babam Topaloğlu caminin yanındaki AT HANININ bitişiğinde MAHMUT USTA diye birinin yanında NALBANTLIĞA başlıyor.
Bir müddet orada yaşıyorlar. O yıllarda derenin üstü açık olduğundan bizim evi sel basıyor.
Moraller bozuluyor. Şehir kızı olan annem FİKRİYE köyle tanışmak zorunda kalıyor.
Babamın hikayesi ANNEMLE devam ediyor ama,
Yazımızı kitap gibi uzun tutmamaya ne kadar dirensek te bakın yine ne kadar uzun oldu.
Belki başka bir gün, FİKRİYE ile PALANIN da yaşamından bir kesit sunarız sizlere.
Babam 2009 yılının 18 Nisanında 80’ yaşlarında vefat etti.
Köyde, bahçelerde, gerek kavalıyla gerek yanık sesiyle çook şarkılar mırıldanıyordu.
O zamanlar pek anlayamıyorduk ama yıllar geçtikçe, PALANIN içinde her ne kadar annemle evlense de, HAVACAN AŞKI ve ÖZLEMİNİN asla kaybolmadığını, gördüklerimiz, annemizin beyanları ve komşuların anlattıklarıyla gözlemlemiş olduk.
Havacanın da öldüğünü duyduk.
Umarım öbür dünyada kısa bir görüş izni çıkar birbirleriyle.
NOT : PALANIN HİKAYESİ başlıklı kitap çalışmamız devam ediyor. İnşallah daha fazla konularla sizlerin beğenisine sunarız.
Herkese Selam,
Herkese Saygı


ORDU İLİ TRAFİK HASARLARINDA PİLOT BÖLGE SEÇİLDİ
DİN TÜCCARI SİYASETÇİLER DEMOKRASİMİZE ZARAR VERMEKTEDİR