Fatsa Söz Gazetesi / Fatsa'dan Güncel ve Özgün Haberler

TATLI İNTİKAM

TATLI İNTİKAM
Nahide Yaran( nahideyaran@gmail.com )
23 Ekim 2026 - 4:24

Kuzenlerimi, akrabalarımı, arkadaşlarımı arkamda bırakıp çocukluğumun geçtiği Karadeniz’in o küçük ve güzel sahil kasabasından babam iş bulduğu için ayrılıp büyük şehre taşınmıştık.  Okul, sokak, mahalle, insanlar her şey bana yabancıydı.

Bir gün teneffüse çıktığımızda merdivenlerde oturmuştum. Sınıf arkadaşlarımdan biri “Yakartop oynayalım mı arkadaşlar?” diye sordu ve hemen iki gruba ayrıldılar. O anda onlarla oyuna katılmayı o kadar çok istedim ki, “Ben de oynayabilir miyim?” dedim, bütün cesaretimi toplayarak. “Sen biliyor musun ki?” dediler hemen. “Tabii ki biliyorum. İki karşı grup var, grubun biri topu atıyor, diğer gruptakiler de kaçıyor. Atan grubun topu karşı gruptan birine değerse, o kişi yanmış oluyor ve oyundan çıkıyor. Topun ona değmemesi gerekiyor.” Sonunda kabul ettiler beni oyuna. “Haydi gir ortaya” dedi gruptan biri.  Oyun başlar başlamaz ilk atışta top karnıma çok sert biçimde vurdu. Acı içinde karnımı tuttum. En yakınımda olan takım arkadaşlarımdan biri “Sen topalsın, bir daha bizimle oynama.” dedi. Gözlerim dolmuştu. Beni oyunlarına almayacaklardı, hiçbiri benimle arkadaş olmayacaktı, daha ilk oyunda yanmıştım.                        Merdivenlere oturdum. Üzgündüm. Benden sonra yanan sınıf arkadaşım geldi, yanıma oturdu. “Sana bir hikâye anlatayım mı?” diye sordum. Pek istekli olmasa da “Olur.” dedi.                                Ayağım bazen ağrır, şişerdi. Yürüyemezdim. Böyle zamanlarda evde kalır, sürekli kitap okur ya da televizyon seyrederdim. Bütün Türk filmlerini ezbere bilirdim. Sürekli hayaller kurardım. Yürüyemeyince daha çok hayal kuruyor insan. Çünkü hayallerinde her şeyi yapabilirsin. Filmlerde gördüklerimi, kitaplardan okuduklarımı kurduğum hayallere ekleyerek heyecanlı hikâyeler uydurmaya başladım. Aslında o hikâyelerdeki kahraman bendim. Aşık olan, acı çeken, kanser olan, verem olan, kötü yola düşen hep ben.  Hayâllerimin içine öyle bir dalmıştım ki az önce oyunda istenmediğimi unutmuştum. Oyunda yenilen bir başka arkadaşım da yanımıza gelip dinlemeye başlayınca hikâyeyi uzatmak zorunda kaldım. Yanan her arkadaşım bize katılınca ben hikâyeleri daha da geliştirip, allayıp, pullayıp uzatıyordum. Oyun bitmiş, herkes etrafıma toplanmış, heyecanla beni dinliyor, “Sonra ne oldu? Kıza ne oldu?” diye beni hikâyeyi uzatmaya zorluyordu. Artık yalnızlık hissetmiyordum. Ancak hikâyenin sonunu getirirsem benimle arkadaş olmazlar diye korkuyordum. “Devamını da sonra anlatırım.” diyerek en heyecanlı yerinde bırakıp ayağa kalktım. Onlara bakmadan evimin yolunu tuttum. Yüzlerinde merak ve hikâyeyi yarım bırakmamın getirdiği hayal kırıklığıyla arkamdan baktıklarını hissediyordum.

Akşam annem bulaşıkları yıkarken ben masada ödevimi yapıyordum. “Anne topal ne demek,” diye sordum. “Nereden çıktı bu şimdi,” dedi. “Çocuklar beni oyundan attılar, ‘sen topalsın’ dediler.” Annem gözlerine toplanan yaşı göstermemeye çalıştı. Bir süre sustu. “Topal, yavaş demek kızım. Yavaş olduğun için seni istememişler.” Sabah tam okula gitmek için kapıdan çıkmak üzereyken biri zile bastı, açtım. Sınıf arkadaşlarımdan beşi ellerinde çikolatalar ve bisküvilerle kapıda beni bekliyorlardı. Ben şaşkın şaşkın onlara bakarken Hilal daha günaydın bile demeden sordu. “Söylesene, kanserli kız öldü mü, hayatta mı, sevdiğine kavuştu mu?” Gülümsedim. Mağrur ve gururlu bir şekilde “Şimdi anlatasım yok,” diyerek onlara bakmadan okulun yolunu tuttum. O gün onlarla yakartop oynamak istedim. Daha onlar bana hayır demeden ben öne atıldım. “Annem ‘topal yavaş demek’ dedi. Bu defa yavaş oynamam.” deyince hepsi gülmeye başladı. “Kızım, topal yavaş demek değil, topal yürüyorsun,’’ Beni ortalarına alıp “İşte böyle yürüyorsun,” diyerek hepsi benim yürüyüşümü taklit ederek dönmeye başladılar; “topal, topal!” diye bağırıp gülüyorlardı.  Kaçmak istediysem de başaramadım, etrafımı kuşatmışlardı. Beni kurtaran ders zilinin çalması oldu.

İkinci dersten sonra, teneffüste merdivenlerde otururken yanıma ilk Şenol geldi. Şenol’un evi bizim evin karşısındaydı. Sık görürdüm onu. Çok yakışıklıydı. Onu hikâyemdeki erkek kahraman yapmaya karar verdim. Bundan sonra bütün hayallerim, hikâyelerim Şenol ve bana dair olacaktı. “Okul sonrası eve kadar beraber yürüyelim mi Şenol?” diye sordum, bütün cesaretimi toplayarak. “Bu akşam iki mahallenin çocukları savaşçılık oynayacağız.” “Ben de seninle oynamak istiyorum,” diye o kadar ısrar ettim ki dayanamayıp “Tamam, sen de gel,” dedi. Evin arkasında askeriyeye ait kocaman bir orman vardı. Oyunda tek kız ben olduğumdan beni diğer mahallenin esir aldığı Kızıllderili kız rolüne lâyık gördüler ve bir ağaca iple bağladılar. Kahramanım Şenol beni kurtarmaya gelecekti. İki mahallenin çocukları başladılar savaşmaya. Ağaçların arasında saklanmalar, ateş etmeler “dıkşın, dıkşın” diye silah sesleri çıkarmalar, Yakalayanların yakalananlarla karşılıklı birbirlerine kılıç çekmeleri falan… Ben kurtarılmayı bekliyorum. Aksam oldu, hava karardı ama beni kurtarmaya gelen yoktu. Kahramanım yakışıklı Şenol beni unutmuştu. Karanlık çökmek üzereydi. Bir süre sonra ondan umudu kesince, uzun süre uğraşarak kendi iplerimi çözmeyi güç bela başarabildim. Ve tek başıma eve gittim. Annem endişelenmişti. Ona her şeyi anlattım. “Aferin kızıma. Bundan sonra kimsenin seni kurtarmasını bekleme,” dedi. “Ama sen bana topal yavaş demek dedin. Öyle değilmiş,” dedim ve olanları anlattım. Yutkundu ve yanıma geldi, saçlarımı okşadı. “Ben sana hamileyken dua ettim. Hani biz Karadenizliyiz ya, kızım Karadeniz gibi güçlü olsun, dalgalı olsun, fırtınalara dayanıklı olsun dedim. İşte sen de bu nedenle Karadeniz dalgası gibi yürüyorsun.” İçim birazcık da olsa rahatlamıştı.

Ertesi gün arkadaşlarım hikâyenin sonunu merak edip yine beni anlatmam için zorlayacaklardı. Meraklarını canlı tutmak için bir şeyler bulmalıydım. Aklıma uzay filmleri geldi. Çok severdim uzay filmlerini. Hep astronot olmak isterdim. O anda düşündüm. Hikâyemin ne olacağımı bulmuştum. Astronot olacaktım, havada duracaktım, topal olduğumu hiç kimse anlamayacaktı. Ben de herkesle eşit olacaktım. Zaten hayallerimde hep uçardım. Yeni bir hikâye bulmanın sevinciyle uyuyakaldım.

O gün onları yeni hikâyemle kendime bağlamıştım ve mutluydum. Öğleden sonraki ilk teneffüste merdivenlere oturup arkadaşlarımın oyun oynamasını seyrederken Şenol geldi, yanıma oturdu. “Sana topalların da oynayacağı bir oyun öğreteyim mi? Akşama bize gel hem ders çalışırız hem de oyunu sana öğretirim.”   Hikâyelerimdeki yakışıklı kahramanla baş başa olacak olmam beni çok etkilemişti. Akşamı zor bekledim.

Elinde bir kutuyla geldi ve masanın üstüne koydu. “Bu oyunun adı satranç. Bütün oyunlar gibi amaç kazanmak. Bir çeşit savaş oyunu bu. Bu şah yani padişah, sen onu korumak zorundasın. Önce piyonları yani askerleri öne sürmek gerek ki geçmesinler yolu.” Sözlüğü açıp piyonun ne demek olduğuna baktım. “Her söyleneni yapan kişi,” diye yazıyordu. Ama ben askerlere kıymak istemiyorum. “Benim dayım askerde,” dedim. Ben bunları düşünürken Şenol askerlerini çoktan öne sürmüş, bana olacakları anlatıyordu. Tek tek düşürüyordu piyonlarımı. Dokunarak incitmeden kenara alıyordum savaşta kaybettiğim askerlerimi. Sonra hayvanlara geliyor sıra. Ama fillerin, atların suçu yok ki. Onlar savaşmayı bilmiyor, hayvanlar masum, insanlar katlediyor birbirlerini. “Koca götlü Şah niye durdurmuyor bu savaşı. Barış ilân etse ya,” diyorum. Gülüyor yakışıklı kahramanım. “Bir yolunu bulup kurtarmalıyım atları filleri” dememe kalmadan şahın sağ kolu dalkavuk vezir atlıyor hemen. Çırpınıyor efendisini kurtarmak için, her yöne koşturuyor tek başına. Kalem ve vezirim de düşüyor. Geride tek başına kalan koca götlü şah, ganimetleri yediği için epeyce hantallaştığından kıçını fazla oynatamıyor, küçük adımlar atarak kaçmaya çalışıyor. Sonunda bir köşede kıstırılıyor. Şahım düşüyor ve biz savaşı kaybediyoruz. Oyunu kaybettiğime değil de askerlerime, atlarıma fillerime üzülüyorum. Karadeniz’de çok güzel atlarımız vardı bizim. Dost olmuşlardı bana. Onları feda etmiş olmama üzülüyorum. Konumunu sevmediğim halde vezire bile merhamet besliyorum. “Sen böyle yaparsan bu hayatta hiçbir oyunu kazanamazsın” diyerek benimle alay ediyor hayallerimin kahramanı Şenol. Üzülerek eve dönüyorum.

Sabahleyin beni uyandırmak için annem yanıma geliyor. “Anne, canım acıyor. Ben bugün okula gitmek istemiyorum.”, “Gerekirse sırtımda taşırım seni ama o okul bitecek,” diyor annem kararlı bir ses tonuyla. Anne, ben sadece hayal kurmak istiyorum, diyemiyorum…

O sabah annemin kararlı sesine karşı koyamadım. Ayağa kalktım, hazırlandım ve okula gittim. Ama içimde bir şey değişmişti. Artık okula gitmekten değil, orada yaşayacaklarımdan korkuyordum. İnsan bazen daha çocukken öğreniyor korkuyla yaşamayı. Bir de kimseye belli etmeden, kendi içine saklanmayı…

Yıllar geçti. Çocukluğumun o küçük sahil kasabasından çok uzakta, büyük şehrin kalabalığında büyüdüm. Yürüyüşüm değişmedi belki ama hayata bakışım değişti. Bir zamanlar beni oyunlarına almayan çocukların adlarını bile unuttum. Şenol’un yüzü de belleğimde silikleşti. Fakat merdivenlerde oturup hikâyeler anlattığım o küçük kız hiç kaybolmadı içimden.

O kız, acılarını hikâyelere dönüştürmeyi öğrenmişti. Kimsenin görmek istemediği bir çocuğun, anlatacak ne çok şeyi olabileceğini keşfetmişti. Hayallerinde uçmuş, düşmüş, yeniden kalkmıştı. Bazen bir astronot olmuş, bazen âşık olmuş, bazen de bütün dünyayı kurtarmaya çalışan bir kahraman…

Ve bir gün anladım ki benim en büyük gücüm, başkaları gibi yürüyebilmek değildi. Benim gücüm, başkalarının göremediği dünyaları görebilmekti.

Yıllar önce, oyundan atıldığımda merdivenlere oturup bir hikâye anlatmaya başlamıştım. O gün arkadaşlarımın ilgisini kazanmak için başladığım şey, farkında olmadan hayatımın en büyük sığınağı olmuştu. Beni dinlemeleri için hikâyelerimi yarım bırakmıştım. Şimdi ise hikâyelerimi tamamlamak istiyordum.

Çünkü artık biliyordum: Bir hikâyenin sonunu yazabilmek için kimsenin sevgisine, onayına ya da kurtarmasına ihtiyacım yoktu.

Hayat bana bazen acımasız davrandı. Ben de ona karşı kelimelerimi kuşandım. Onlar beni oyunlarına almadılar; ben kendi dünyamı kurdum. Onlar yürüyüşümle alay ettiler; ben o yürüyüşle kendi yolumu buldum. Onlar beni yenilmiş sandılar; oysa ben her yenilgiden kendime yeni bir hikâye çıkardım.

İşte benim tatlı intikamım buydu.

Bir zamanlar beni aralarına almayan çocuklara, yıllar sonra dönüp bakmadan kendi yoluma devam etmek…

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
BİYOGRAFİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
KÖŞE YAZARLARI

Copyright © 2020 / Fatsa Söz Gazetesi / Tüm hakları saklıdır.